Kategorinin Öne Çıkanları

15

1

Image

Bir Anadolu Güzellemesi Üzerine Hasbihal
Kültür ve Turizm Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Asım Keser Kanal 3 ve Gazete 3’e konuk oldu..

Bir Anadolu Güzellemesi Üzerine Hasbihal | Gazete3.com.tr
Image

Bir Anadolu Güzellemesi Üzerine Hasbihal


Kültür ve Turizm Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Asım Keser Kanal 3 ve Gazete 3’e konuk oldu
  RÖPORTAJ    05.05.2018 09:30:55

Sevinç Arda

Kanal 3 ekranlarında Sevinç Arda’nın hazırlayıp sunduğu "Haftanın Konuğu" söyleşi programının konuğu Kültür Turizm Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Asım Keser oldu. "Bir Anadolu Güzellemesi" "Anadolu'nun Sırlı On Bin Yılına Dair Hasbihal" isimli konferansları ile Türkiye'yi il il gezerek Anadolu kültürünün zenginliklerini insanlara anlatan Keser, program boyunca Türkiye’de müzecilik konusunda yapılan çalışmaları anlattı.

Sevinç Arda’nın, Asım Keser ile sohbetinden yansıyanlar şunlar:
Sevinç Arda: İnsanlar sizi T.C. Kültür Turizm Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Asım KESER olarak tanıyorlar. Bu göreviniz ve titriniz dışında Asım KESER kimdir? Iğdır'dan Ankara'ya uzanan bir yolculuğunuz var, on beş yıldır da Gazi Üniversitesi'nde MEDAT (Medeniyetler Araştırma Topluluğu) ile seminerler ve söyleşiler düzenliyorsunuz. Kısaca Asım Keser kimdir, bize biraz bahsedebilir misiniz?

Asım Keser: Tabi kısaca değineyim. Iğdır'da Ağrı'nın görkemli yamaçlarında Erivan'ı seyrederken, sözlü kültürün gücünde halasının koynunda sözün gücüne inanan (malum İncil'de önce söz vardır) sözlü gelenekten, ozan, aşık, dengbej geleneği ile büyüyen Iğdır'da kendi dar kozasından İstanbul'a, İstanbul siyasala giden, orda aldığı rutin eğitimleri sonrasında yurtdışına giden ve "Müzekart Uygulaması" gibi mütevazı bir buluşu Bakanlığımıza kazandıran ve böylece kendisiyle merhabası olan herkesin belki kamuya olan maliyetini amorti eden bir bürokrat olarak görevimizi yapıyoruz.

Sevinç Arda: Iğdırlısınız ama kendinizi sadece Iğdırlı olarak nitelendirmiyorsunuz, memleketinizde de sürekli etkinliklere katılıyorsunuz. Bize Iğdır'ın kültüründen biraz bahsedebilir misiniz?

Asım Keser: Iğdır haritada kargaburnu kadar bir yer Nahcivan, Azerbaycan, İran ve Ermenistan'a sınır olan bir il. Aslında Cumhuriyet kurulmadan önce Iğdır'da bir Cumhuriyet kurulur. İki el bir baş içindir, davran el de baş da senindir. Kazım KARABEKİR Paşanın orduları gelmeden biz orda kendi kurtuluşumuzu ve kuruluşumuzu yapmıştık. Bu anlamda önemli bir yer. Bir kültür havzası aslında bir yönüyle. Nice aşığın sazıyla, avazıyla renk, desen, hoşluk, huzur, ruhaniyet kattığı mekanlar vardır Iğdır'da. Ağrı'nın yamacında Ahmed-i Hani denen dönemin kadim medresesi vardır. Bugün ki üniversiteye tekabül ediyor. Rasathanesi, gök cisimleri, su deneyleri, dil çalışmalarının yapıldığı, döneminde kabul edilebilir on büyük mabet bir üniversitedir. Ahmed-i Hani büyük bir filozof, büyük bir alim, büyük bir mütefekkir, büyük bir mutasavvıftır. Mem-u Zin diye bir eseri var. Kültür Turizm Bakanlığı olarak biz bu eseri yayımladık. Iğdırlıların dışında herkes okudu da bir hemşerilerime okutamadık. Folklorik anlamda farklı kökenden farklı orijinden canların yaşadığı yer görklü görkemli olur. Birbirini besler. Bu anlamda Iğdır'ın renkli, zengin bir folklorik derinliği, geçmişi ve özellikle şehriyar otağında müthiş bir kültür derinliği müthiş bir entelektüel esenliği vardır.

Sevinç Arda: Hollanda ile ülkemiz müzecilik hizmet, politika ve uygulamalarını mukayese ederek 2004 ve 2005 yıllarında etüt araştırma raporunu Bakanlığa sunarak ülkemize "Müzekart Uygulaması"nı getiren kişiniz. Bize biraz bu süreçten ve bu uygulamadan bahseder misiniz?

Asım Keser: "Müzekart Uygulaması" ile ilgili iki oğlum da iftihar eder oldular. Bu güzel bir şey ama bir müfettiş olarak bu bana kalmamalıydı. Bakanlığımızda o kadar arkeolog, sümerolog, sanat tarihçi, etnolog arkadaşlarım vardı. Kendi bakanlığıma ve rozetdaşlarıma dair bir öz eleştiri olsun diye arkadaşlarım yurt dışına giderken ne yapıyorlar diye merak ediyordum, Kültür Bakanlığı Müzeler Müdürlüğü o zaman Anıtlar Müzeler Genel Müdürlüğüydü. Taradım ne yapılmış diye o kadar kişi yurtdışına gelmiş ama önerdiği pek fazla bir şey yok. O zamanlar yurtdışında bir tane kart alıp, tüm müzeleri gezebiliyorsun. Ülkemde bunu uygulamak, uygarlığın iz ve emarelerini görmek, göstermek mümkün mü diye düşündüm. Mümkün. Hatta büyük mağazalarda belli bir limitin üstünde alışveriş yapan müşterilere "Müzekart" verilebilmeli dedim. Şimdi başladı bazı bankalar veriyor. Müzeler niçin önemli? Çünkü insanlığın tarihini serüvenini müzede okuyabilirsiniz. Bir "Gözyaşı Şişesi"ni gördüğünüzde bir hesap endişesinin öteden beri on iki bin yıldan beri var olduğunu göreceksiniz. O zaman müzeleri nasıl yakın kılacağız ve kültürel miras farkındalığını, koruma bilincini nasıl yükseltiriz. Koruma bilincini yükseltirsek koruma maliyetini de minimize ederiz. Peki, bunu nasıl yapacağız? Siz ilgilenmediğiniz, sevmediğiniz, dokunmadığınız şeyi nasıl seveceksiniz. Sevmediğiniz şeyi niye koruyasınız. Böylece bunun nice faydasını düşünerek "Müzekart Uygulaması"nı bakanlığımıza sundum. Gecikmeli de olsa uygulandı. Şimdi kimin cebinde o kartı görsem ayrı bir yakınlık ayrı bir dostluk hissediyorum. Bunun da keyfini yaşıyorum.

Sevinç Arda: Asım Bey, siz "Bir Anadolu Güzellemesi" ve "Anadolu'nun Sırlı On Bin Yılına Dair Hasbihal" ismiyle konferanslar düzenleyerek Türkiye'yi il il gezip, bu kültürü insanımıza anlatmayı görev edinmiş birisiniz. Nice seyyah, düşünür, filozof "Anadolu medeniyetlerin beşiğidir." düşüncesine inanmıştır. Bu medeniyette yaşamış olan bizler ve bu medeniyetin on bin yılına dair kültürünü hasbihal ederek anlatmayı görev bilmiş siz, böyle bir yola nasıl çıktınız?

Asım Keser: Nice seyyah, düşünür, filozof Anadolu üzerine titredi. Sadece on sekiz tane seyyahı taradım ben. Önceden seyyahlar vardı, seyahatnameler vardı dolaşırlardı iletişim bu kadar yaygın değildi. Mesela İbn-i Batuta Anadolu'yu nasıl anlatıyor 1300'lerde. Diyor ki: "yirmi dokuz yıldır dolaşıyorum yer kürede. Gezdiğim yerlerde Rabbimin adalet sıfatıyla bazı yerlere bir takım nimetler bazı yerlere bir takım külfetler, bir takım esenlikler bir takım nahoşluklar verdiğini gördüm. Ama Bilad-ı Rum denen (günümüzde Anadolu dediğimiz yer) bir yere geldim. Tas gözlü hatunlar burada, en güzel yemekler aşlar burada, yeryüzünde yirmi dokuz yıldır gördüğüm en güzel iklim burada. İnsanlar müşfik, merhametli, hatunlar hamarat, sevgi dolu, insanlar misafirperverler, cesurlar, mertler, toprak bereketli, insanlar dokunaklı, daha bir insanlar, işte burası Anadolu" diyor. Rabbim bu kadar nimeti başka bir yerde bir araya getirmedi. Bugün üç milyon insanı evimize buyur etmişiz. Başka hangi toplum bunu yapar. Demek ki hala öyleyiz, şükür ki öyleyiz. Bergama kralı "gidin bana cennete benzeyen bir yer bulun" diyor. Nereyi buluyorlar - Attalya, bugün ki Antalya. Şimdi bu kadar görklü, görkemli, on bin yıldır birbirine eklemlenerek, nice medeniyetin temellerini besleyerek gelen, on bin kişilik amfi tiyatroların olduğu bir medeniyet. On bin kişi oraya toplanıyor ve bir tiyatro izliyor ve on bin kişiyi oraya toplayan aktörler var düşünün. On bin kişilik tiyatro demek on bin çarpı on yüz; bin kişilik foseptik sorununu çözmüş şehir demektir. Buyurun size ilham kaynağı. Şu kültürel mirastan esinlenseydik günümüzdeki ucube binaları diker miydik. Umudumuz ve inancımız odur ki şehirlerimiz yapı, mimari olarak elden gitmiş olsa da çokça insan ayakta. İnsan ayaktaysa şehri yeniden istediğimiz gibi ihya edebiliriz, inşa edebiliriz. Umudumuz buna. Yarınlara. Dünün görkemli demlerinden yarını inşa edebiliriz, ihya edebiliriz. Umutluyum ben bu anlamada. Sorunuzun cevabı olarak da bu yola bu umutla çıktığımızı belirtmek isterim.

Sevinç Arda: Zamanın felsefecilerinden biri de şöyle diyor; Evinizi yaparken şuna dikkat edin, eviniz komşunuzun evinden yüksek olmasın. Bunu sosyolojik ve felsefi açıdan değerlendirirken aslında mimari olarak da çok önemli bir temelden bahsediyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Asım Keser: Komşunun seher vaktine, imbatına, güneşin doğuşuna, manzarasına, temaşa keyfine engel olmak ayakkabısını çalmak kadar kul hakkına girer. Alev Alatlı'ya da buradan selam olsun. "Siz imar mevzuatını dolanarak bir şey yapabilirsiniz yasal olabilir ama bu helal mi hukuki mi meşru mu bunu ıskalayabilirsiniz. " diyor. Ama dün bu vardı. Gidin Muğla evlerine bakın; her evin, rüzgarı, imbatı, poyrazı her ev için ayrı eser. Her evden güneşi temaşa keyfini yaşarsın. Her evden bir ressam çıkacakmış da güneşin resmini tuvale çizecekmiş gibi yapılıyor evler, olur ki çıkar, umulur ki çıkar. Size küçük bir anı anlatayım. Mustafa Erdoğan ve arkadaşları Aspendos'ta kaç sene uğraştılar, dünya çapında ses ışık uzmanlarını getirdiler kendi etkinliklerini, tiyatrolarını yapacakları bir alan inşa edeceklerdi. Yapamadılar. Aspendos'taki o akustiği veremediler. Veremeyiz. O, medeniyetin doruğu ise biz onun eteklerindeyiz daha. Bütün bu teknolojiye, ilmi gelişmeye, tekamüle rağmen. Çünkü bugün ki tekamül geçmişte bu topraklardaki tekamülün eteklerinde daha. İlhamımız ruh kökümüzde, bu topraklarda var. Onun için ben istikbal köklerdedir diyorum. Köklere ineceğiz. Bu köklere kulak kesilirsek yarınları çok daha görkemli ihya ve inşa edebiliriz.

Sevinç Arda: 2011 yılında Kültür Turizm Bakanlığı'nın da desteğiyle "Yaşayan Aşk Hikayeleri Projesi" kapsamında "Aşıklardan Aşk Hikayeleri" adlı bir kitap çıkartıldı. Bu kitap "İnsanlığın somut olmayan kültürel mirası" nı anlattığı için önemli. Ben burada hem somut hem de soyut Anadolu mirasımızdan bahsedelim istiyorum.

Asım Keser: Bu soru tam da yarama dokundu. Son zamanlarda "Yaşayan İnsan Hazineleri" kapsamında yaşadığı kültürü özümsemiş bunu kendinden sonraki kuşaklara aktarma derdinde olan nice can vardır muhakkak her şehirde, her köyde. Çünkü halamın ifadesiyle yaşamın devir döngüsü; güneşin doğudan doğup, batıdan batıyor olması, birilerinin yaşatma sırrını, o hüzündaşlığı devam ettirdiğine, güzel adamların, iyi adamların her köyde her kentte var olduğuna işarettir. Aksi kıyamettir. Bunlar var, biz o zaman bunları tespit edelim, tescil edelim, hatta sanat icra edenlere sanatkar kartı verelim. Amasya'da on sene önce gördüğüm Selçuklu geleneğinde geleneksel sanatların, su ile tedavinin yapıldığı bimarhaneler vardı. Bunun kökü kaç bin sene önce Bergama'da yaşamış olan Asklepion geleneği var, oraya dayanmaktadır. O zamanda Roma'da insanlar dört bir yandan geliyor ve tedavi oluyordu. Bugün de var; beş yıldızlı otellere gidin bunlar yapılmakta. Aslına uygun yapılıyor mu? Şimdi yapılsın, biz de aslına uygun hale getiririz. Afyon'da Taş Medrese var. Orda bir çok sergi gördüm. Geleneksel sanatlarımız, hat, ebru, tezhip, vitray vs. bu sanatlar yaşıyor.Artık her birimizin evinde birer parça obje var, bu da anlamlı ve önemli bir şey. Konya dediğimizde sadece etli etmek olmamalı akla gelen. Aşıklık Geleneği mesela. Aşıklık Geleneğini nasıl ihya edeceğiz yeniden ve yeniden günün gerekleri içerisinde, kravat takan modern ama dünün geleneğini de ihya eden canlarla nasıl buluşturacağız, ve bunları nasıl sürdürülebilir kılacağız? Bunun derdindeyiz bakanlık olarak. Sivil toplum kuruluşlarıyla da bunları yapıyoruz. Ben bir aşık evladıyım. Benim babam aşıktı, ozandı, dengbejdi. Elini kulağının dibine koyar, yardan, yavukludan, akça gerdandaki kara benden saatlerce söz eder, söylerdi. Tek başına orkestradır aşık. Bunların yaşaması, yaşatılması adına kurumsal olarak bir şey yapmayı sadece kurumlara bırakmamak lazım biraz da sivil insiyatifle yapılmalı. "Yaşayan İnsan Hazineleri" olarak biz geçen sene Cumhurbaşkanlığına, külliyeye ziyaretler yaptık. Usta değerleri bulup, çıkarıyoruz ve rahle-i tedrisi dediğimiz usta-çırak ilişkisi içerisinde çıraklar vererek , illerde kurslar düzenleyerek, bu geleneksel sanatlarımızı yok olmaktan kurtararak, yarına daha ufuklu, daha çaplı, daha iddialı olarak taşıma derdindeyiz. Çabalarımız yetersiz, gayretimiz yetersiz ama anlamlandırmak, tanımlamak, yeniden tarif etmek, kendi kültür kodu içerisinde onu yeniden var etmek adına da bir gayret var. Ben bu konuda gayet umutluyum.

Sevinç Arda: Bir Anadolu Güzellemesi yapıp, bunun üzerine hasbihal edeceksek Anadolu kültürü, yaşam tarzı, söyleyişi, gelenek, görenek, örf ve adetlerinden de bahsetmek icap eder. Bu konuda konferanslarınızdan referans alarak bir hikayeyle ya da anlatacağınız bir anekdotla bizlere kısa bir Anadolu Güzellemesi yapabilir misiniz?


Asım Keser: Bir anekdot anlatayım. Anadolu'da (özelde Mezopotamya'da )bugün ki Cizre sınırları içerisinde Botan miri adaleti tespit etmek için eskiden pazarlarda adalet arayışı içerisindeydi. Pazar kurulur, pazarda eskiden narh sistemi vardı. Bugün ki adıyla fiyat sabitlemesi. Narhın geçerli olduğu 13. 14. yy.ların Anadolusu ve Mezopotamyasından bahsediyorum. A köyünden gelenlerin ürünü üç kuruşken B köyünden gelenin ürünü beş kuruş olarak yazılır. Bu konuda şikayetler, itirazlar büyür. Konu payitahta, Topkapı Sarayına kadar gider. Bey'den savunması istenir, müfettişler gönderilir Cizre'ye. Cizre'nin Beyi savunma vermez. Araştırılar ve bakarlar evet bazı köylülerin ürünleri pahalıya satılıyor. Niye diye sorarlar Bey'e. Payitahta savunma verir. Efendim der, "aşağı köyden gelen köylüler sabah güneşinde yürüyorlar ve güneş onların alnının çatısına çarpıyor, diğer köyden gelenlerse güneşi arkasına alıyorlar. Öğleden sonra ise sattıklarının parasını ve satamadıkları ürünlerini alıp yine güneşi alınlarına alıp yürüyorlar. Diğer köyden gelenler ise yine güneşi sırtlarına alarak köylerine dönüyorlar. Elbette güneşi alınlarına alanların malları güneşi sırtlarına alanlara göre daha pahalı olacak." Emek değerlidir. Malına daha pahalı değer biçilen köylü Müslüman değil, Türk bile değildir. Müslüman bir yöneticinin Gayrimüslimin ürününü daha fazla emek var diye Müslüman tebaanın ürününden daha yüksek bir bedele sattırdığı yere, adaleti tecelli ettirmek adına gösterdiği bu özene biz Anadolu diyoruz.

Sevinç Arda: Asım Bey, Anadolu kültürü dediğimiz zaman o kadar çok sanat ve gelenekle karşı karşıya kalıyoruz ki aslında biz bunların çok azına aşinayız. Mesela Mersiye Geleneği, Aşıklık-Zakirlik Geleneği, Minyatür Sanatı, Sedef Kakma Sanatı, Keçecilik, Halk Şairliği vs. gibi. Bunların hepsi birer kültür hazinesi. Bunları yaşatmak adına bakanlığımızın yapmış olduğu neler var?

Asım Keser: Genel Müdürlüğümüz bu sanatları bu disiplinleri icra edenleri, bunları zanaattan sanata taşıyanları tespit ediyor, tescil ediyor ve bunlara sanatçı kartı veriyor. Bu, yurtdışına çıkışları daha pratik hale getiriyor, sanatçı olduklarına dair bir aidiyet kuruluyor. Yurtdışında kırk küsür fuara katılıyoruz, burada sanatçılarımız kendilerini ve eserlerini tanıtabiliyorlar. Sanatçı kartı kişilerin tanınabilirliliğini ve bilinebilirliliğini sağlıyor. Sanatçılarımızı diğerlerinden bir adım daha öne çıkarıyor. Yerelde de kurslar düzenliyoruz. Bu sanatların yaşaması yaşatılması adına. Bu kurslarda meander motifini keçeye işleyip ve keçeyi günün gerekleri içerisinde zamanın ruhuna uygun bir objeye dönüştürerek, bir hediyelik unsur haline getiriyorlar. Bugün o geleneksel zanaatı bir endüstriye dönüştürüyorlar. Yurtiçi ve yurtdışı tanıtımda bu ürünleri sanatsal bir enstrümana dönüştürüyorlar. Bu da o geleneği yeniden yaşatıyor.

Sevinç Arda: Asım Bey, çok önemli bir şeyi daha görev edindiğinizi biliyorum. Ulucanlar Cezaevi Müzesi'nde anlatıcı olarak da hizmet vermektesiniz. Bunu da canı gönülden severek yapıyorsunuz. Bu konu hakkında bizleri biraz bilgilendirir misiniz?

Asım Keser: Öz geçmişimde iftihar ettiğim bir görevdir. Ulucanlar Cezaevi Müzesi'ni başta öğrenci ve öğretmenler olmak üzere olabildiğince fazla kişinin ziyaret etmesini, hüzündaşlığı solumasını, o tekrarlara bir daha düşmemesi, Anadolu'nun kadim göklü görkemli bereketinin hepimize yetecek lezzette, kıvamda, demde olduğunu bilmesi adına önemsiyorum. Çünkü oraya gittiğinizde; Necip Fazıl orda, Nazım Hikmet orda, Osman Serdengeçti orda, Mustafa İslamoğlu orda, Deniz Gezmiş orda, Muhsin Yazıcıoğlu orda, Erdal Eren orda, Ahmed Arif orda. Adeta mahallede, şehirde, Anadolu'da taneye durmuş ne kadar başak varsa orda. Dönemin iradesi öyle tecelli etmiş. O dönemi yargılamak derdinde değilim, yüzleşmek umudundayım. Orayı müze yaptığımıza göre orası bizim tarihle yüzleştiğimiz yerdir. Bu yerler ibretnüma mekanlardır. Bu sebepten Ulucanları önemsiyorum. Her bir ranzada bir hikaye anlatıyoruz. Bir hikayede; Osman Serdengeçti'ye çıkın diyorlar "Efendim çıkmam. (o zamanın ağzıyla) komünist Nazım'ı da getirmişler, üstad Necip Fazıl'da burada. Dışarda adam mı kaldı ki, çıkmıyorum." demiş. Bir de sene 1989 merhum Muhsin Yazıcıoğlu İstanbul Fatihte renk düğün salonunda son sınıf öğrencisiyken benim de katıldığım bir konferansta uzun uzun cezaevi hikayesini anlattı. Gençler dedi, " biz Ulucanlar cezaevinde üç, dört metrekarelik hücrelerde, koğuşlarda birbirimizin koynuna kucağına düştüğümüzde, bir ranzada dört kişi sırayla nöbetleşe ancak uyuyabildiğimizde fark ettik, anladık ki biz birilerinin tuzağına gelmişiz. Oysa Anadolu on bin yıllardır görkemli bereketiyle hepimize yetecek lezzette bereketteymiş. Sakın bizim düştüğümüz hatalara siz düşmeyin." demişti. Bunu çok önemsiyorum. Hatalar tekrar etmemeli, ibret alınmalı, tekerrürün önüne geçilmeli. Bu anlamda Ulucanlar cezaevini, hüznü solumayı, yeniden insanlığımızı kuşanmanın huzuru, hoşluğu, onurunu solumuş olacağız. Afyon'dan da gelecek ziyaretçilerimizi bekleriz. On kişiyi bulduklarında ben Ankara'da olayım koşar on birinci kişi olarak hazır olurum.

Sevinç Arda: Halk şairliği dedik az önce 13. ve 15. yy.larda yaşamış halk ozanlarımız; Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal... Cumhuriyet Döneminde de Halk şairimiz, namus işçimiz ve Anadolu'yu "Bir umudum da sende anlıyor musun?" dizeleri ile ifade eden Ahmed Arif. Halk şairliği, Aşıklık demişken ben bu güzel insanlardan da bahsetmeden geçmeyelim istiyorum. Hatta mümkünse sizden bir Ahmed Arif şiiri dinleyelim istiyorum.

Asım Keser: Kısaca da olsa bir Anadolu güzellemesi yaptık. Şunu belirtmek isterim. Biz müzeciliği Osman Hamdi Bey üstadla başlatırız. Ama benim gönlümde Ahmed Arif'in müzecilik anlamında da ayrı bir yeri var. Arkeologlar kazar ve der ki M.Ö. 3800 parantez içinde soru işareti, öbür arkeolog gelir kazar parantezi kaldırır ya da kaldırmaz. Ama Ahmed Arif kazmadan adeta gönül gözüyle gayet berrak net bir bakışla, o yürek ferahlığıyla "Ben Anadoluyum tanıyor musun?" diyor.
"Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar hamaklar
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır
Anadolu'yum ben tanıyor musun?" derken on iki bin yıldır kazılarak anlatılan tarihi Ahmed abim gönül gözüyle işaret ediyor. Daha da önemlisi Allah ile muhataplık dik durmakla alakalı bir şeydir. Bu anlamda şu dizeleri çok önemsiyorum. Peki ne yapacağız, sorumluluğumuzu nasıl kuşanacağız, yarını yeniden nasıl bir muştulu deme evireceğiz, onu anlatıyor şiirin bu dizeleri bir nevi navigasyonu veriyor.

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.
Bir umudum sende
Gözlerinde öperim,
Anlıyor musun?

Böyle bakarken ve ben bu cümleyi tamamlarken şuan akça gerdanındaki kara benini öpmeye kıyamadığı bir fani, hatununu, sevdasını, sevdiğini öldürdü. Ben bu cümleyi tamamlarken bu memlekette bir kadın öldü şimdi sevdiği tarafından. Bütün bunları kuşandığımızda bu müfredat tedrisat ıskartası hallerimizden sıyrıldığımızda yeniden insanca sorumluluğumuzu kuşandığımızda dünün görkemini yarına taşıyabiliriz. Yarını yeniden ihya ve inşa edebiliriz. Edeceğiz.

"Hüzün esas neşe istisnaidir Anadolu'da. Belki dünyada."


  RÖPORTAJ    05.05.2018 09:30:55

Yorum Birakabilirsiniz.


İlk Yorum Yazan Siz Olun..