Abdullah Kaptan Konferans Salonunda düzenlenen konferansa; Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Sibel Yazıcı ile birlikte öğrenciler katıldı. Konferansta; Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdür Yardımcısı Öğr. Gör. Gülden Yürektürk, “23 Nisan 1920 Egemenliğin Millete Devri: Siyasal ve Tarihsel Bir Analiz” konulu sunumunda ulusal egemenliğin tarihsel arka planı, Milli Mücadele’nin hazırlık evresi ve 23 Nisan 1920’de meclisin açılmasıyla yaşanan gelişmeleri anlattı. 23 Nisan 1920 tarihinin egemenliğin yön değiştirdiği, meşruiyetin yeniden tanımlandığı ve siyasi iktidarın temelinin kökten sarsıldığı bir tarihsel kırılma anı olduğunu söyleyen Yürektürk, “Egemenliğin kaynağı değişmiştir. Meşruiyetin dayanağı değişmiştir. Siyasi iktidarın örgütlenme biçimi değişmiştir. Bu değişim, geri dönülemez değişimdir. 23 Nisan 1920 sadece bir ‘açılış’ değildir. Aynı zamanda bir kopuş ve kuruluştur” dedi.
MAGNA CARTA’DAN FRANSIZ DEVRİMİ’NE EGEMENLİK MÜCADELESİ
Ulusal egemenliğin tarihsel arka planını anlatan Yürektürk, şunları söyledi: “Modern devlet anlayışının temelleri ve egemenliğin kaynağının sorgulanması süreci, şüphesiz 1215 tarihli Magna Carta ile başlatılabilir. Bu belge ile ilk kez bir kralın yetkileri sınırlandırılmış, bireyin hakları kavramsal düzeyde tanınmış ve egemenliğin kaynağı tartışmaya açılmıştır. Ardından 1648 Westphalia Antlaşması ile ulus-devlet sisteminin temelleri atılmış; egemenliğin yalnızca tanrısal bir kaynaktan değil, giderek halk iradesiyle ilişkilendirilebileceği fikri güç kazanmıştır. Egemenliğin monarşiden millete geçişinin felsefi altyapısı ise özellikle John Locke ve Jean-Jacques Rousseau tarafından oluşturulmuştur. Locke, egemenliğin halka ait olduğunu ve yönetime emanet edildiğini savunmuş; bu emanetin kötüye kullanılması durumunda halkın direnme ve hatta yönetimi değiştirme hakkına sahip olduğunu savunmuştur. Rousseau ise bu düşünceyi daha ileri taşıyarak egemenliğin bölünemez, devredilemez ve yanılmaz olduğunu, dolayısıyla yalnızca halka ait olabileceğini ifade etmiştir. Bu felsefi birikimin pratiğe dönüşmesi ise 1789 Fransız Devrimi ile gerçekleşmiştir.”

“TÜRK İNKILABI, OSMANLI MODERNLEŞMESİNİN YÜZYILA YAYILAN BİRİKİMİ”
Osmanlı-Türk tarihindeki monarşiden kopuş ve milli egemenliğe geçiş süreci hakkında bilgiler veren Yürektürk, konuşmasına şöyle devam etti: “Avrupa’da ortaya çıkan fikirler yalnızca Batı toplumlarını etkilememekle kalmamış, Osmanlı aydınları üzerinde de derin izler bırakmıştır. 19. yüzyıl boyunca Osmanlı entelektüelleri, Aydınlanma düşüncesini kendi toplumsal yapılarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmışlardır. Bu süreçte gerçekleştirilen ıslahat hareketleri, doğrudan bir rejim değişikliği yaratmamış olsa da yapısal dönüşümün temelini oluşturmuş ve egemenliğin kaynağının sorgulanması, Türk inkılabını hazırlayan zemini meydana getirmiştir. Bu çerçevede III. Selim döneminde Batı ile kurulan ilişkiler, özellikle Fransa ile yapılan diplomatik temaslar ve Batı düşünce eserlerinin Türkçeye çevrilmesiyle birlikte yeni bir zihinsel açılım başlatmıştır. Ardından II. Mahmut döneminde bu zihinsel dönüşüm, devlet yapısında gerçekleştirilen köklü reformlarla desteklenmiş; merkezi otorite yeniden düzenlenmiş ve Avrupa’ya öğrenci gönderilerek yeni bir aydın kuşağı yerleştirilmiştir. Abdülmecid döneminde ise Batı kültürüyle temas daha da yoğunlaşmış, Fransızca bilen, Batı’yı doğrudan okuyabilen ve yorumlayabilen bir devlet adamı profili ortaya çıkmıştır. Tanzimat ile birlikte devletin hukuki yapısında önemli değişiklikler yapılmış, padişahın yetkilerinin sınırlandırma süreci, zamanla daha ileri bir aşamaya taşınarak, yeni bir aydın hareketi olan Genç Osmanlılar ortaya çıkmıştır. Genç Osmanlıların düşünsel birikimi ile I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Türk inkılabı, tarihin boşluğunda ortaya çıkmış ani bir kırılma değil; Osmanlı modernleşmesinin yüzyıla yayılan birikimi üzerine yükselen tarihsel bir devamlılığın ürünüdür.”
“KONGRELERDE; ÖN PLANA ÇIKAN TEK BİR TEMEL İLKE ULUSAL EGEMENLİK”
19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışıyla birlikte yeni bir dönem fiilen başladığını belirten Yürektürk, “Mustafa Kemal’in önderliğinde başlatılan bu süreç, kısa sürede bölgesel direniş hareketlerini aşarak, dalga dalga yayılan ulusal bir mücadeleye dönüşmüştür. Cepheler öncesi hazırlık evresi olarak adlandırdığımız bu dönemde Havza ve Amasya Genelgeleri ile Erzurum ve Sivas Kongrelerine baktığımızda, kongrelerin satır aralarında ön plana çıkan tek bir temel ilke görürüz; ulusal egemenlik” diye konuştu. Ulusal egemenliğin, yalnızca teorik bir ifade değil; aynı zamanda yürütülen mücadelenin yönünü belirleyen siyasi bir irade olduğunu kaydeden Yürektürk; “Amasya Genelgesi bu sürecin adeta bir manifestosu, bir yol haritası ve aynı zamanda açık bir başkaldırı niteliğindedir. Erzurum ve Sivas Kongreleri ile daha da somut ve kurumsal bir nitelik kazanır. Erzurum Kongresi’nde bölgesel gibi görünen kararların aslında ulusal bir perspektife sahip olduğu görülürken; Sivas Kongresi ile bu hareket tamamen ulusal bir kimlik kazanmıştır” ifadelerini kullandı.
“MİSAK-I MİLLİ’DEN MECLİSE: ULUSAL EGEMENLİĞİN İNŞASI”
Yürektürk, Mustafa Kemal’in 108 gün boyunca Sivas’tan Milli Mücadele’yi yönettiğini Aralık 1919’da Ankara’ya geldiğini ifade ederek, şöyle konuştu: “Ankara bu tarihten itibaren hem askeri operasyonların koordine edildiği hem de siyasi örgütlenmenin yürütüldüğü stratejik bir merkez haline gelmiştir. Aynı dönemde gerçekleştirilen Meclis-i Mebusan seçimleri, milliyetçi kadroların İstanbul’daki parlamentoya güçlü bir şekilde girmesiyle sonuçlanmış ve Misak-ı Milli kabul edilmiştir. Ancak bu gelişme uzun ömürlü olmamış; 16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf kuvvetleri tarafından resmen işgal edilmesi ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasıyla yeni bir kırılma noktası ortaya çıkmıştır. Fakat bu durum beklenmedik bir dağılma yaratmamış, aksine dağınık enerjiyi merkezi bir iradeye dönüştürmüştür. Mustafa Kemal, bu gelişmeye hızlı ve kararlı bir şekilde yanıt vermiştir. Bir yandan valilere ve komutanlara gönderdiği genelge ile olağanüstü yetkilere sahip yeni bir meclisin Ankara’da toplanacağını bildirmiş, diğer yandan seçim çalışmaları başlatmıştır. 23 Nisan 1920 tarihi, rastlantısal bir gelişme değil; uzun bir hazırlık sürecinin birikiminin doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkmıştır. TBMM’nin açılması, sıradan bir parlamento açılışı değil; egemenlik anlayışında köklü bir kırılmanın ilanıdır.” Konferans, soru cevap bölümün ardından sona erdi. >>>Haber Merkezi

