Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Prof. Dr. Altıntaş’tan TBMM’nin kuruluşuna tarihi bakış

Afyonkarahisar Valiliği, Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Rektörlüğü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi, Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanlığının iş birliğiyle “Türkiye Büyük Millet Meclisinin Açılması ve Meclisin Düşünce Yapısı” konulu konferans düzenlendi.

Afyonkarahisar Valiliği, Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Rektörlüğü, Atatürk İlkeleri ve

Erdal Akar Konferans Salonunda düzenlenen, konuşmacı olarak Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ahmet Altıntaş’ın yer aldığı etkinliğe; Teknoloji Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ayhan Erol, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Gürsoy Şahin ile birlikte öğretim elemanları ve öğrenciler katıldı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başlayan konferansın açış konuşmasını Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Gürsoy Şahin gerçekleştirdi. Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışının 106. yıl dönümünü anmak ve bu tarihi dönüm noktasının anlamını yeniden düşünmek üzere bir araya geldiklerini söyleyen Şahin, “23 Nisan 1920 hem yeni bir meclisin teşekkül ettiği hem de millet iradesinin egemenliğe dönüştüğü, bağımsızlık idealinin kurumsal bir kimlik kazandığı bir başlangıçtır. Bu anlamlı günde, geçmişin sorumluluğunu ve geleceğin yükümlülüklerini birlikte hatırlayarak verimli bir konferans geçirmeyi diliyorum” diye konuştu.

“MUTLAK OTORİTE, HALK LEHİNE İLK KEZ MAGNA CARTA İLE SINIRLANDIRILIYOR”

Açış konuşmasının ardından Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ahmet Altıntaş’ın “Türkiye Büyük Millet Meclisinin Açılması ve Meclisin Düşünce Yapısı” konulu konferansına geçildi. Yönetim sistemlerinin tarihsel evriminden bahseden Prof. Dr. Ahmet Altıntaş, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren “kimin, hangi güçle yöneteceği” sorusunun temel tartışma konusu olduğunu ifade etti. Dünya tarihinde mutlak otoritenin halk lehine ilk kez 1215 yılında İngiltere’de imzalanan Magna Carta ile sınırlandırılmaya başlandığını kaydeden Altıntaş, “1789 Fransız İhtilali ile ‘cumhuriyet’ kavramı, dünya siyaset sahnesine çıkıyor. Montesquieu’nün ‘Kuvvetler Ayrılığı’ ilkesinin ve “Toplum Sözleşmesi” anlayışının, halk iradesinin yönetime yansımasındaki en önemli teorik dayanaklardır” diye konuştu.

“OSMANLI DEVLETİ’NDE MERKEZİ YÖNETİM YAPISI MODERNLEŞTİRİLDİ”

Osmanlı Devleti’nde padişahın yetkilerinin sınırlandırılması sürecinin temellerinin, Sened-i İttifak ile atıldığını ve II. Mahmud döneminde ayanlarla yapılan sözleşme ile padişahın görev ve sorumluluklarının ilk kez belirli ölçüde tanımlanmasına yol açtığını ifade eden Altıntaş, “Bu gelişmeler, 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile daha da kurumsallaştı. Tanzimat sürecinde kurulan Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye ve Encümen-i Daniş gibi meclisler aracılığıyla, padişahın yetki ve sorumlulukları yeniden düzenlendi. Aynı dönemde oluşturulan Hariciye, Dahiliye ve Adliye nezaretleriyle birlikte merkezi yönetim yapısı modernleştirildi. Geleneksel Kanun-ı Kadim anlayışının değişime açılmasıyla, devlet yönetiminde bakanlıklar üzerinden yetki paylaşımı öne çıktı. Böylece Osmanlı’da mutlak otoriteden daha sınırlı ve kurumsal bir yönetime geçiş süreci hız kazandı” dedi.

“OSMANLI’DA FRANSIZ ETKİSİ VE MODERN YÖNETİM YAPISININ OLUŞUMU”

Osmanlı Devleti’nde Tanzimat süreciyle birlikte yönetim yapısında köklü bir dönüşümün yaşandığını kaydeden Altıntaş, şunları söyledi: “Özellikle Fransız İhtilali’nin etkisiyle, bakanlıkların talimat, tebliğ ve kararnameleri büyük ölçüde Fransız modeline göre yeniden düzenlendi. Bu durum, Osmanlı’da yönetim anlayışının Fransız usulü çerçevesinde yeniden şekillendiğini ortaya koydu. Bu dönemde yalnızca idari yapı değil, toplumsal düzen de değişmeye başladı. II. Mahmud’a atfedilen ‘tüm tebaanın eşitliği’ vurgusu ve Mustafa Reşit Paşa’nın Tanzimat’ı eşitlik temelinde tanımlayan yaklaşımı, Müslüman–gayrimüslim ayrımının zayıfladığı ve daha eşitlikçi bir sisteme geçişin hedeflendiğini gösterdi. Yönetim reformları kapsamında Hariciye, Dahiliye ve diğer nezaretler Fransız bakanlık sistemi örnek alınarak yapılandırıldı. Bu dönüşüm, padişahın yetkilerinin dolaylı olarak sınırlandırılması anlamına gelirken, modern bürokrasiye geçişin de önünü açtı. Reformların sürdürülebilmesi için eğitim kurumlarına da ağırlık verildi. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane, Mekteb-i Harbiye ve hukuk eğitimi veren okullar aracılığıyla yeni bir bürokrat ve yönetici sınıfı yetiştirilmeye başlandı. Bu süreçte Fransızca eğitimi yaygınlaşırken, Jean-Jacques Rousseau, Montesquieu, Voltaire ve Albert Sorel gibi düşünürlerin fikirleri Osmanlı aydınları üzerinde etkili oldu. Sonuç olarak Tanzimat dönemi, Osmanlı’da hem yönetim hem de toplum yapısının Batı, özellikle de Fransız etkisiyle yeniden şekillendiği bir modernleşme evresi olarak öne çıktı. Osmanlı Devleti’nde reform süreci, 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı ile yeni bir aşamaya girdi. “Nizam tazeleme” olarak da değerlendirilen bu dönem, 1839’dan itibaren uygulanan Tanzimat reformlarının eksik ve aksayan yönlerinin yeniden düzenlenmesini amaçladı. Bu süreçte idari yapı daha da geliştirildi ve 1864’te çıkarılan Vilayet Nizamnamesi ile taşra yönetimi modern bir sisteme kavuşturuldu. Vergi toplama ve yerel yönetim düzenlemeleri yeniden şekillendirilerek merkezi otorite güçlendirildi.”

“MECLİS-İ MEBUSAN VE MECLİS-İ AYAN İLE PARLAMENTER SİSTEMİN TEMELLERİ ATILIYOR”

Osmanlı Devleti’nde anayasal ve parlamenter tecrübenin köklerinin, 1876’da Kanun-ı Esasi’nin ilanı ve II. Abdülhamid döneminde açılan Meclis-i Mebusan ile Meclis-i Ayan’a dayandığını kaydeden Altıntaş,  “Bu yapı, Osmanlı’nın meclisli yönetime geçişte önemli bir deneyim kazandığını ve modern Türkiye’deki parlamenter sistemin temellerinin daha önce atıldığını gösterir. Kanun-ı Esasi’de resmi dilin Türkçe olarak belirlenmesi, çok uluslu yapıya rağmen devletin kurucu unsurunu ve ortak zeminini tanımlayan önemli bir unsur olmuştur. Buna karşın, meclisin yapısı ve dönemin siyasi koşulları yönetilebilirlik sorunlarını da beraberinde getirmiş; bu nedenle II. Abdülhamid meclisi kapatarak anayasayı askıya almıştır” ifadelerini kullandı.

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti öncülüğünde başlayan dönemin monarşiden cumhuriyete geçişte bir ara aşama niteliği taşıdığını ifade eden Altıntaş, “II. Meşrutiyet’te ‘hürriyet, eşitlik, kardeşlik ve milliyetçilik’ gibi kavramlar öne çıkarken, Osmanlıcılık fikri doğrultusunda tüm unsurların eşit haklarla bir arada tutulması hedeflenmiştir. Ancak kısa sürede milliyetçilik hareketlerinin yeniden güç kazanması, özellikle Balkanlar’daki ayrılıkçı gelişmeler, bu idealin sürdürülebilir olmadığını ortaya koymuştur. Böylece Osmanlı’nın son döneminde edinilen bu anayasal ve parlamenter deneyimler, hem başarıları hem de sorunlarıyla Cumhuriyet’e giden sürecin önemli bir hazırlık aşaması olmuştur” diye konuştu.

“DESANTRALİZASYON SÜRECİ BAŞLADI”

19.yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, dünyada yükselen ulus-devlet anlayışının Osmanlı Devleti’ni derinden etkilediğini ve milliyetçilik akımlarının güçlenmesiyle birlikte, farklı etnik ve dini gruplar eşit haklar verilse dahi bağımsızlık arayışına yöneldiğini söyleyen Altıntaş, “Bu süreç, ‘desantralizasyon’ yani çözülme ve ayrışma dönemi olarak kendini gösterdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimindeki Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa, bu dağılmayı önlemek için çeşitli politikalar geliştirse de başarılı olamadı. Özellikle Adana Olayları gibi gelişmeler, etnik grupların daha bağımsız hareket etme arayışlarını hızlandırdı. Osmanlı Devleti’nin sonunu belirleyen en önemli kırılma noktası ise I. Dünya Savaşı oldu” şeklinde konuştu.

“OSMANLI’NIN DAĞILMA SÜRECİ VE MİLLİ MÜCADELE’NİN BAŞLANGICI”

1.Dünya Savaşı öncesinde geniş bir coğrafyaya yayılan imparatorluğun, savaşın ardından büyük ölçüde toprak kaybına uğradığını kaydeden Altıntaş, “Sevr Antlaşması ile bu durum somutlaştı ve Osmanlı’ya çok dar bir coğrafya bırakılması öngörüldü. Bu gelişmelere karşılık olarak ortaya çıkan Türk Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının, dayatılan siyasi ve coğrafi sınırlamalara karşı yürüttüğü bir direniş hareketi oldu. Bu mücadele, yalnızca askeri bir savaş değil; aynı zamanda bağımsızlık, egemenlik ve ulus-devlet kurma iradesinin güçlü bir ifadesi olarak tarihte yerini aldı” ifadelerini kullandı.

“MİLLİ MÜCADELE’NİN BAŞLANGICI VE ERZURUM–SİVAS KONGRELERİ SÜRECİ”

Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan süreçte, Amasya Genelgesi ile ilk kez “İstanbul Hükümeti görevini yapamamaktadır, millet kendi kaderini kendisi belirleyecektir” tespitini ortaya koyduğunu ifade eden Altıntaş, “Bu, milli egemenlik fikrinin temelini oluşturdu. Ardından toplanan Erzurum Kongresi, ‘vatan bir bütündür, parçalanamaz’ ve ‘milli irade esastır’ ilkeleriyle direnişin çerçevesi belirlendi. Bu kongrede seçilen Heyet-i Temsiliye, fiilen bir hükümet gibi hareket ederek 1920’de meclis açılana kadar süreci yönetti. Sivas Kongresi ile tüm Anadolu’ya yayıldı ve direniş tek merkezde toplandı. Sivas’ta alınan ‘manda ve himaye kabul edilemez’ kararı ise, yalnızca siyasi değil ekonomik bağımsızlığın da hedeflendiğini açıkça ortaya koydu” dedi.

“ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFAA-İ HUKUK’TAN TBMM’YE GEÇİŞ”

Sivas Kongresi’nde alınan “manda ve himaye kabul edilemez” kararının, yalnızca siyasi değil ekonomik bağımsızlığın da hedeflendiğini ortaya koyduğunu ve tam bağımsızlık anlayışının temelini attığını belirten Altıntaş, şunları söyledi: “Bu kongrede ayrıca tüm direniş güçleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti çatısı altında birleştirildi; bu yapı ilerleyen süreçte 1923’te Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönüşecekti. Sivas’ın stratejik açıdan yetersiz kalması ve Damat Ferit Paşa’nın tehditleri nedeniyle, direnişin merkezi olarak demiryolu bağlantıları güçlü ve halk desteği yüksek olan Ankara tercih edildi. Heyet-i Temsiliye, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelerek Milli Mücadele’yi buradan yönetmeye başladı. Ancak bu dönem, Mustafa Kemal Atatürk için en zorlu süreçlerden biri oldu. 27 Aralık 1919 ile 23 Nisan 1920 arasındaki zaman diliminde lider kadro mevcut olmasına rağmen düzenli bir ordu, yeterli ekonomik kaynak ve oturmuş bir siyasi yapı henüz bulunmuyordu. Bu nedenle Ankara’da, hem askeri hem siyasi hem de kurumsal altyapının oluşturulmasına yönelik yoğun bir hazırlık süreci yürütüldü. Bu hazırlıkların sonucu olarak 23 Nisan 1920’de meclisin açılmasıyla birlikte, Milli Mücadele kurumsal bir zemine kavuşarak yeni Türk devletinin temelleri atılmış oldu.”

“ANKARA SON DERECE YOKSUL VE ALTYAPIDAN YOKSUN BİR ANADOLU ŞEHRİ”

Milli Mücadele’nin başlangıcında Ankara’nın son derece yoksul ve altyapıdan yoksun bir Anadolu şehri görünümünde olduğunu ifade eden Altıntaş, “Mustafa Kemal Atatürk ve Heyet-i Temsiliye üyeleri burada konaklayacak yer bulamadıkları için Ziraat Mektebi’nde kalmış, yemeklerini kendi imkânlarıyla hazırlamışlardır. Aynı yokluklar Sivas ve Erzurum’da da yaşanmış; halk, elindeki sınırlı imkânlarla Milli Mücadele kadrolarına destek olmuştur” diye konuştu.

Mustafa Kemal, İstanbul’da açılacak Meclis-i Mebusan için strateji belirlediğini ve milli hedeflerin kabul ettirilmesini istediğini söyleyen Altıntaş, konuşmasına şöyle devam etti: “Bu hedeflerin en önemlisi, 28 Ocak 1920’de kabul edilen Misak-ı Milli olmuştur. Misak-ı Milli ile milli sınırlar, bağımsızlık ve yeni devletin temel esasları ortaya konmuştur. Ancak bu kararlar İtilaf Devletleri’ni rahatsız etmiş ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un İşgali gerçekleşmiştir. Bu gelişme, Ankara’da yeni bir meclis açılmasını zorunlu hale getirmiştir. Mustafa Kemal’in çağrısıyla İstanbul’dan gelen milletvekilleri ve Anadolu’dan seçilen temsilcilerle birlikte, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmıştır. İlk aşamada tüm milletvekilleri katılamasa da yaklaşık 120 vekille Meclis çalışmalarına başlamıştır. Sonuç olarak bu dönem, yokluk ve imkânsızlıklar içinde yürütülen bir bağımsızlık mücadelesinin aynı zamanda siyasi ve kurumsal temelinin atıldığı; milli egemenliğe dayalı yeni bir devletin doğuş sürecini temsil etmektedir. 1920’de Ankara, hem fiziki hem de siyasi açıdan son derece zor şartlar altında yeni bir devletin merkezi haline gelmeye çalışıyordu. Henüz tamamlanmamış olan meclis binası, büyük çabalarla hazır hale getirildi; Ali Fuat Cebesoy’un kolordusuna bağlı birlikler inşaatı hızlandırırken, şehirdeki okullardan getirilen sıralar ve masalar kullanıldı. Isınma bir sac sobayla sağlanıyor, aydınlatma ise tek bir gaz lambasıyla yapılıyordu. Çatısı eksik olan binanın kiremitleri, Ankaralıların evlerinden getirdikleri malzemelerle tamamlandı. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti de maddi destek sağlayarak meclisin açılmasına katkıda bulundu. Ancak zorluklar sadece maddi değildi. 10 Nisan 1920’de yayımlanan Dürrizade Fetvası ile Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak gibi liderler ‘hain’ ilan edilerek idamla cezalandırılmak istendi. Bu fetva, Anadolu’da çok sayıda isyanın çıkmasına yol açtı; özellikle Nallıhan, Beypazarı, Bolu, Düzce ve Gerede çevresindeki ayaklanmalar Ankara’yı doğrudan tehdit etti.”

“TBMM’NİN AÇILIŞI VE İLK MECLİS ÇALIŞMALARI”

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Ankara’da büyük zorluklar ve manevi bir atmosfer eşliğinde açıldığını kaydeden Altıntaş, “Açılış öncesinde Hacı Bayram Camii’nde dualar edildi, hatimler ve Buhari okumaları yapıldı; ardından dini semboller eşliğinde Meclis binasına yürünerek kurbanlar kesildi. Meclis, en yaşlı üye olan Şerif Bey başkanlığında açıldı. 24 Nisan’da Mustafa Kemal Atatürk, yapılan oylamada büyük çoğunlukla Meclis Başkanı seçildi. Mecliste kabul edilen önergeyle, geçici değil kalıcı bir hükümet kurulması kararlaştırıldı” dedi.

TBMM’NİN YÖNETİM MODELİ VE SİYASİ GRUPLAR

Türkiye Büyük Millet Meclisinin açıldığı dönemde “Meclis Hükümeti Sistemi” ile çalışan oldukça güçlü ve doğrudan egemenliği elinde tutan bir yapıya sahip olduğunu kaydeden Altıntaş, şunları söyledi: “Bu sistemde yürütme yetkisi tek bir hükümette değil, doğrudan Meclis’in içinden seçilen İcra Vekilleri Heyeti aracılığıyla kullanılıyordu. Bakanlar, Meclis içinde adaylık ve oylama yoluyla seçiliyor; çoğunluğu alan kişi göreve geliyordu. Bu durum, klasik parlamenter sistemden farklı olarak doğrudan Meclis egemenliğine dayalı bir yapı oluşturuyordu. Meclis Başkanı olan Mustafa Kemal Atatürk, yürütme üzerinde mutlak bir atama yetkisine sahip değildi; kararlar kolektif irade ile şekilleniyordu. Bu nedenle sistem, teorik olarak oldukça demokratik bir görünüm taşıyordu. Dönemin Meclisi içinde farklı siyasi eğilimler de yer alıyordu. Birinci grup, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu olup Mustafa Kemal’i ve Milli Mücadele’yi koşulsuz destekliyordu. İkinci grup, saltanat ve hilafetin devamını savunan, ancak ülkenin bağımsızlığını da isteyen muhafazakâr milletvekillerinden oluşuyordu. Üçüncü grup ise daha radikal bir çizgide olup, Sovyet Rusya benzeri bir yönetim modelinin emperyalizme karşı daha etkili olabileceğini savunuyordu. Bu farklılıklara rağmen Meclis’in ortak paydası ‘önce vatanın kurtarılması’ ilkesiydi. Yani ideolojik ayrılıklar ikinci planda kalıyor, bağımsızlık hedefi birleştirici unsur oluyordu. Ancak savaşın ilerlemesi ve devletin kurumsallaşmasıyla birlikte bu farklı görüşler zamanla ayrışmaya başladı. İlk büyük anayasal düzenleme olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile devletin yapısı daha netleşti. Sürecin nihai sonucu ise 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin İlanı ile yeni rejimin kurulması oldu.” Konferans, soru cevap bölümünün ardından teşekkür belgesi takdimi ile sona erdi. >>>Haber Merkezi

Reklamı Geç