Şöyle bir etrafımıza bakalım. Telefonu elimize alıyoruz, öneri yapay zekâdan. İzlediğimiz dizi, dinlediğimiz müzik, karşımıza çıkan reklam… Hepsinin arkasında görünmez bir akıl çalışıyor. Sonra biri çıkıp “yapay zekâ geliyor” diyor. Oysa gelmedi, çoktan yerleşti bile.
Ama itiraf edelim; bu konuyu konuşurken biraz da savruluyoruz. Kimi “her şey çözülecek” diyor, kimi “işsiz kalacağız”. Ben bu iki söylemin de okuyucuyu yorduğunu düşünüyorum. Gelin işi biraz daha sakin, biraz daha dürüst ele alalım.
Yapay zekâ bugün mucize değil. Ama küçümsenecek bir oyuncak da değil. Aslında yaptığı şey çok basit: Büyük veriyi, insanın yapamayacağı hızda analiz etmek. Ne fazla, ne eksik. Bizim onu ne hale getirdiğimiz asıl mesele.
Sağlıktan başlayalım. Hastaneye gittiğinizde çekilen MR’ı, tomografiyi artık sadece doktor değil, yapay zekâ da “okuyor”. Kulağa ürkütücü geliyor olabilir ama durun hemen korkmayın. Bu sistemler “teşhis koymuyor”, doktora ikinci bir göz oluyor. Yorgun bir hekimin gözünden kaçabilecek bir detayı işaret ediyor. Kararı yine insan veriyor. Burada bence itiraz edilecek bir şey yok. Aksine, kullanılmaması ihmal olur.
Bankacılıkta durum daha da net. Kredi başvurusu yaptığınızda arka planda sizi bir memur değil, bir algoritma tartıyor. Gelirinize, harcamanıza, geçmiş alışkanlıklarınıza bakıyor. Soğuk mu? Evet. Hızlı mı? Kesinlikle. Adil mi? Tartışılır. Çünkü yapay zekâ, kendisine verilen verinin aynasıdır. Yanlı veriyle beslerseniz, yanlı karar üretir. Burada sorun teknoloji değil, onu yöneten akıl.
Sanayi tarafında yapay zekâ sessiz sedasız işini yapıyor. Fabrikalar arıza olmadan önce uyarı alıyor, üretim hattında hatalı ürün ayıklanıyor, tedarik zinciri optimize ediliyor. Bunlar manşet olmuyor ama ekonominin bel kemiğini oluşturuyor. Kimse “akıllı fabrika” diye romantik cümleler kurmuyor; çünkü konu çok net: Daha az kayıp, daha çok verim.
Eğitim kısmında ise durup düşünmek gerekiyor. Yapay zekâ, öğrencinin eksiklerini analiz edebiliyor, ona özel içerik sunabiliyor. Güzel. Ama eğitim sadece içerik meselesi değil. Bir öğretmenin öğrencinin gözündeki tereddüdü fark etmesi, bir cümleyle cesaret vermesi… Bunları hiçbir sistem yapamaz. Yapay zekâ burada yardımcıdır, öğretmen değil. Çizgiyi kaçırırsak, kolaycılığın bedelini ağır öderiz.
Gelelim bizim mesleğe, yani medyaya. Yapay zekâ haber yazıyor mu? Yazıyor. Özet çıkarıyor mu? Çıkarıyor. Hatta köşe yazısı taslağı bile hazırlıyor. Ama haberin değeri, bağlamı, kamu yararı, etik tarafı hâlâ insana muhtaç. Yapay zekâ “ne yazıldığını” bilir, “neden yazıldığını” değil. Aradaki fark küçük gibi görünür ama gazeteciliği ayakta tutan tam da budur.
En çok sorulan soruyu da es geçmeyelim: “Meslekler yok olacak mı?” Bazıları evet. Özellikle tekrar eden, standart işler. Ama yeni işler de doğuyor. Sorun yapay zekâ değil; ona hazırlıksız yakalanmak. Bugün hâlâ “bize bir şey olmaz” rahatlığında olanlar, yarın en çok şikâyet edenler olacak.
Türkiye’ye gelirsek… Açık konuşalım. Yapay zekâyı kullanıyoruz ama üretmiyoruz. Büyük ölçüde dışa bağımlıyız. Veri altyapımız zayıf, stratejimiz net değil. Yetenekli gençler var ama sistem onları tutmakta zorlanıyor. Potansiyel var mı? Var. Plan var mı? Kâğıt üzerinde var. Uygulama? İşte orası hâlâ eksik.
Meselenin özü olarak yapay zekâ ne düşmanımız ne de kurtarıcımız. O, bizim niyetimizin ve aklımızın bir yansıması. Doğru kullanırsak işimizi büyütür, yanlış kullanırsak tembelleştirir. Asıl soru şu: Biz bu teknolojiyi gerçekten anlıyor muyuz, yoksa sadece adını mı seviyoruz?
Cevabı aceleyle vermeyelim. Çünkü bu kez mesele moda bir kavram değil, geleceğin ta kendisi.

YORUMLAR