Bugün etrafımıza şöyle bir bakalım. Otobüste, okul yolunda, evde, hatta aile sofralarında bile gençlerin elinde bir ekran var. Akıllı telefonlar, tabletler ve sosyal medya artık sadece birer araç değil; gençlerin dünyayı algılama biçimini şekillendiren güçlü birer rehber hâline gelmiş durumda. Peki bu rehberler ne kadar güvenilir?
Elbette teknolojiyi tümüyle suçlamak haksızlık olur. Akıllı cihazlar sayesinde gençler bilgiye eskisinden çok daha hızlı ulaşıyor, derslerine destek buluyor, dünyadaki akranlarıyla iletişim kurabiliyor. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Asıl mesele, bu bilgilerin kim tarafından, hangi amaçla ve nasıl sunulduğu.
Sosyal medyada karşılarına çıkan içeriklerin büyük bir kısmı masum değil. Reklamlar, algı yönetimi, yanlış bilgiler, hatta kasıtlı yönlendirmeler… Gençler çoğu zaman bunun farkına bile varmadan belli düşüncelere, tüketim alışkanlıklarına ve hatta davranış kalıplarına sürüklenebiliyor. Beğeni sayıları, takipçi oranları ve “trend” denilen kavramlar; gençlerin karar mekanizmalarını sessizce ele geçiriyor.
İşte tam bu noktada karşımıza kritik bir kavram çıkıyor: medya okuryazarlığı. Yani bir içeriği sadece okumak ya da izlemek değil; sorgulamak, kaynağını araştırmak, niyetini anlamaya çalışmak. Ne yazık ki birçok genç, gördüğü her bilgiyi doğru kabul ediyor. Oysa dijital dünyada doğru bilgi kadar yanlış, hatta bilinçli olarak çarpıtılmış bilgi de dolaşımda.
Manipülasyonun en tehlikeli yanı ise kendini fark ettirmemesi. Bir video, bir başlık ya da birkaç saniyelik bir paylaşım; gençlerin özgüvenini zedeleyebiliyor, kendilerini yetersiz hissetmelerine yol açabiliyor. Sürekli başkalarıyla kıyaslanan bir gençlikten söz ediyoruz. Bu da kaygıyı, mutsuzluğu ve yalnızlık hissini beraberinde getiriyor.
Burada sorumluluk sadece gençlerde değil. Ailelerin “telefonu bırak” demesi tek başına yeterli olmuyor. Asıl yapılması gereken, çocuklara ve gençlere ne izlediklerini konuşmayı, neden izlediklerini sorgulamayı öğretmek. Okullarda medya okuryazarlığı derslerinin sadece kağıt üzerinde kalmaması, günlük hayata dokunması gerekiyor. Eğitimciler kadar medya kuruluşlarına da önemli görevler düşüyor.
Sonuç olarak akıllı cihazlar hayatımızdan çıkmayacak, bunu kabul edelim. Ancak gençlerin bu dijital dünyada savunmasız kalmaması bizim elimizde. Onlara yasaklar koymak yerine, bilinç kazandırmak zorundayız. Sorgulayan, düşünen ve manipülasyona karşı dirençli bir gençlik yetiştirmek istiyorsak, işe ekranları kapatmakla değil, aklı açmakla başlamalıyız.
