Bugün konumuz beyin…
Bir gün boyunca zihninizden geçen düşünceleri saymayı denediniz mi? Yapılan araştırmalar, insan zihninden günde on binlerce düşünce geçtiğini öne sürüyor. Sayı tam olarak tartışılsa da asıl dikkat çekici olan rakam değil; bu düşüncelerin büyük bölümünün tekrar eden, otomatik ve hayatta kalmaya yönelik olması.
Çoğumuz beynimizi evrenin en gelişmiş bilgisayarı olarak görüyoruz. Oysa işin ilginç tarafı şu: Kafatasımızın içinde taşıdığımız bu olağanüstü organın temel görevi ne mutlu olmak, ne başarılı olmak ne de zengin olmaktır. Beynimizin önceliği çok daha basit iki hedefe odaklanır: Hayatta kalmak ve genlerini bir sonraki nesle aktarmak.
Bugün kullandığımız akıllı telefonlar birkaç yılda bir güncelleniyor. Ancak insan beyni, yaklaşık 200 ila 300 bin yıl önce yaşayan Homo Sapiens’in beyniyle neredeyse aynı donanıma sahip. Teknoloji baş döndürücü bir hızla değişirken, beynimizin çalıştığı yazılım hâlâ büyük ölçüde Taş Devri’nin kurallarına göre hareket ediyor.
Düşünün… Atalarımız için her çıtırtı bir yırtıcı hayvan anlamına gelebiliyordu. Her yabancı insan potansiyel bir tehdit, her kıtlık ölüm riskiydi. Böyle bir dünyada fazla iyimser olmak ölümcül olabilirdi. Bu yüzden beynimiz tehlikeyi fırsattan daha hızlı fark edecek şekilde evrimleşti.
Bugün ise kaplanlarla karşılaşmıyoruz. Ama beynimiz bunu tam olarak anlayabilmiş değil.
Gelen kısa bir mesajı tehdit olarak algılıyor, sosyal medyada aldığımız bir eleştiriyi sürüden dışlanmak gibi hissediyor, banka hesabımızdaki düşüşü adeta yaşam mücadelesiymiş gibi yorumluyoruz. Çünkü beynimizin alarm sistemi, modern dünyanın problemleri ile ilkel dünyanın tehlikeleri arasında çoğu zaman ayrım yapamıyor.
İnsan beyni vücut ağırlığımızın yalnızca yaklaşık %2’sini oluşturmasına rağmen, dinlenme hâlindeyken bile vücudun toplam enerjisinin yaklaşık %20’sini tüketiyor. Bu kadar pahalı çalışan bir organın temel amacı enerji tasarrufu yapmaktır. Bu yüzden sürekli kestirme yollar kullanır, alışkanlıklar oluşturur, önyargılar geliştirir ve hızlı karar vermeye çalışır. Biz buna çoğu zaman “karakter” diyoruz; oysa bazen bu sadece beynimizin enerji tasarrufu yapma çabasıdır.
Bir başka ilginç gerçek ise beynimizin ödül sistemidir. Hoşumuza giden bir olay yaşandığında salgılanan dopamin, çoğu kişinin düşündüğü gibi “mutluluk hormonu” değildir. Dopamin aslında bizi tekrar harekete geçmeye teşvik eden bir motivasyon sinyalidir. Evrimsel açıdan amacı, yiyecek bulmayı, eş bulmayı ve yaşamı sürdürecek davranışları tekrar ettirmektir. Yani beynimiz mutluluk dağıtmaktan çok, bizi sürekli hareket hâlinde tutmaya çalışır.
Aynı şekilde korku sırasında devreye giren adrenalin ve uzun süreli stres durumlarında salgılanan kortizol da bizi cezalandırmak için değil, hayatta tutmak için vardır. Sorun şu ki, birkaç dakikalık kaçış için tasarlanmış bu sistemleri biz aylarca süren iş stresi, ekonomik kaygılar ve sosyal baskılar nedeniyle sürekli çalıştırıyoruz.
Üreme de beynimizin temel önceliklerinden biridir. Beğenilme isteğimiz, kabul görme arzumuz, statü kazanma çabamız ve hatta zaman zaman gösteriş yapmamız bile yalnızca kültürel alışkanlıklar değildir. Evrimsel psikolojiye göre bunların önemli bir kısmı, geçmişte daha fazla eş bulabilme ve genlerini aktarabilme ihtimalini artıran davranışların günümüzdeki yansımalarıdır. Elbette insan davranışları yalnızca biyolojiyle açıklanamaz; kültür, eğitim ve kişisel deneyimler de büyük rol oynar. Ancak beynimizin derin katmanlarında çalışan bu eski mekanizmaları tamamen görmezden gelmek de mümkün değildir.
Belki de en büyük yanılgımız, beynimizden geçen her düşüncenin bizi tanımladığına inanmamızdır.
Oysa düşünce üretmek beynin işidir; tıpkı kalbin kan pompalaması gibi. Beyin bazen felaket senaryoları üretir, bazen gereksiz korkular oluşturur, bazen de olmayan tehditler icat eder. Bunların hepsi onun görev tanımının bir parçasıdır. Çünkü milyonlarca yıl boyunca “ya gerçekten tehlike varsa?” diye düşünen beyinler hayatta kaldı. Rahat davrananların önemli bir kısmı ise soyunu devam ettiremedi.
Belki de zihnimize bu kadar anlam yüklemememiz gerekiyor.
Her olumsuz düşünce bir gerçek değildir. Her korku bir kehanet değildir. Her kaygı yaklaşan bir felaket anlamına gelmez.
Çünkü kafamızın içinde yaşayan şey, kusursuz bir bilge değil; milyonlarca yıllık evrimin şekillendirdiği, önceliği bizi hayatta tutmak olan oldukça eski bir biyolojik makinedir.
Belki de gerçek özgürlük, beynimizin ürettiği her düşünceye inanmak yerine, neden o düşünceyi ürettiğini anlayabildiğimiz gün başlayacaktır.
Bir sonraki yazımızda görüşmek dileğiyle…
