Yazının tamamı:
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Milletimiz büyük acılar yaşamıştır. İttihat Terakkinin faaliyetleri ve Hareket ordusunun İstanbul’a girişi, Sultan Abdülhamid’in tahtan indirilmesi neticesinde ele geçirdikleri devleti, çok kötü sevk ve idare etmeleri yüzünden, hezimetler yaşatmışlar ve tarihimizde büyük toprak kayıplarına yol açmışlardır. Bu dönemin çok iyi tahlil edilmesi gerekir.
Sultan 2. Abdülhamid devrinde 14 Ocak 1903 – 22 Temmuz 1908 tarihleri arasında vazife yapan Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa’nın oğlu Celaleddin Paşanın anlattığı hatıraları, Samih Nafiz Tansu, Madolyonun Tersi isimli kitapta yayınlamıştı.
Celaleddin Paşanın hem kendi hem de babası Ferid Paşa’dan naklettiği hatıralar Sultan Abdülhamid ve sonraki döneme ışık tutmaktadır. Celaleddin Paşa da Osmanlı Devleti’nde mühim vazifelerde bulunmuştu. Ben, Madolyonun Tersi isimli kitaptan Ferid Paşanın hayatı ile siyasi değerlendirmesini dikkate aldım. Kendi hazırladığım “Sultan Abdülhamid-i Sani Dönemi Tarihçesi”nden de kısımlar alarak bu metni hazırladım.
İbret alınmasını ve faydalı olmasını diliyorum.
Bir Devlet Adamı ve Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa
Kısa Hayat Hikayesi
Osmanlı devlet adamı, sadrazam olan Avlonyalı Ferid Paşa, 1851 Senesinde Avlonya’nın ileri gelenlerinden Arnavut Beyi Mustafa Nuri Paşa’nın oğlu olarak doğmuştur. Avlonya Güney Arnavutluk’ta Adriyatik kıyısında bir liman şehridir. Babasının mutasarrıf olarak bulunduğu Resmo’da “Cinayet Meclisi”nde başkâtip olarak (1867) çalışmaya başladı. Kandiye, Mostar, Saraybosna, Diyarbakır ve Halep’te çeşitli mülkiye ve adliye memurluklarında bulundu. 1898’de tayin edildiği Konya valiliği sırasında güzel hizmetler yaptı. Konya’da hükümet konakları, hapishaneler, askerî kışlalar, depolar ve okullar; merkezde Hamidiye Sanayi Mektebi, Lise, Gureba Hastanesi, memleket bahçesi, buğday pazarı, yollar, şoseler, köprüler; Antalya’da iskele ve rıhtımlar yaptırdı. Konya’ya içme suyu getirdi. Selçuklu eserlerini tamir ettirdi. II. Abdülhamid’in padişahlığı döneminde; 14 Ocak1903 – 22 Temmuz 1908 tarihleri arasında Sadrazam oldu. Bu dönemde Arnavutluk ve Makedonya’daki karışıklıklar sürdü. Sisam’da ayaklanma çıktı. Öteden beri devletin başına sorun olan borçların birleştirilmesi ile uğraşıldı. Beş buçuk yıl görevde kalan Avlonyalı Ferid Paşa, Kanun-i Esasi (Anayasa)’nin ilanından bir gün önce (22 Temmuz 1908) Sultan Abdülhamid’den vazifeden affını istedi.
Şubat 1909’da Meclis-i Âyân (Senato) üyeliğine ve bir gün sonra da Aydın vali vekilliğine atandı. Mayıs 1909’da Sadrazam Tevfik Paşa tarafından Dahiliye Nazırlığına getirildi. 1912’de Dahiliye Nazırlığı yeniden teklif edilse de kabul etmedi. Bunun üzerine aynı yıl Meclis-i Âyân başkanlığına getirildi. 1913’te Kâmil Paşa Hükümetinin düşürülmesi üzerine bu vazifeden ayrıldı. Sonra Mısır’a gitti ve kalp hastalığının tedavisi için bulunduğu İtalya’da 1914 senesinde vefat etti, cenazesi Avlonya’da toprağa verildi.
Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa’nın oğlu Celaleddin Paşa da Osmanlı Devleti’nde mühim vazifelerde bulunmuştu. Celaleddin Paşanın anlattığı hatıralarını Samih Nafiz Tansu, Madolyonun Tersi isimli kitapta yayınlamıştı.
Celaleddin Paşanın hem kendi hem de babası Ferid Paşa’dan naklettiği hatıralar Sultan Abdülhamid ve sonraki döneme ışık tutmaktadır.
Ferid Paşanın Hizmetleri
Sultan Abdülhamid, Ferid Paşanın Konya Valiliğindeki çalışmalarından memnun olduğu için onu bizzat davet ediyor O’nu Rumeli Islahat Komisyonu başkanlığına tayin ediyor, burada 40 gün çalıştıktan sonra Sultan Abdülhamid’in Küçük Said Paşayı sadrazamlıktan azletmesi üzerine 51 yaşındaki Ferid Paşa’ya 14 Ocak 1903 tarihinde sadaret mührünü teslim ediyor. Ferid Paşa oğluna Abdülhamid’in zeki ve müessir bakışlı bir insan olduğunu, meşhur sözünün: “ Medeni adam, dostunu, düşmanını tefrik etmeli, her ikisine de aynı muameleyi yapmalı. Zira düşmanlarına açıkça husumet göstermek akıl karı değildir. Dostlara da fazla güvenmek ahmaklıktan ileri gitmez. Biz daima İngiltere’nin dostu gözükeceğiz. Fakat onun hislerini, fikirlerini, siyasetini de bileceğiz.” olduğunu ifade etmiştir.
Almanların ise asker millet olduğunu, yarım kalan Haydarpaşa- Bağdat demiryolu gibi projeler için onlardan bize fayda gelir dermiş.
Rusya ile de münasebetleri iyi tutmaya gayret eder ve Rus Çarlarının yaz aylarında sayfiye için Livadya’ya geldikleri günlerde hey’etler gönderir, karşılıklı hediyeleşme olurmuş. Ancak onlara güvenmediğinden büyük topların Rus hudutlarındaki mühim mevkilere yerleştirilmesi emreder ve yüzüne bakan devlet adamlarına da şöyle dermiş: “Hazır ol cenge eğer istersen sulhü selah”
Sultan Abdülhamid ittihatçıları hiç sevmezdi. Onların hiçbirine yakınlık göstermezdi. Çok defa:”Onlar Rumelili komitecilerdir. Metodları sert, hayalleri çok geniş, hareketleri memleket için zararlıdır. Korkarım ki ellerine bir imkân geçirirlerse ilk önce Osmanlı İmparatorluğunu batıracaklardır. “ dermiş.
İttihatçılar içinde sarıklı kimseler de vardı. Bunlardan biri de meşhur Ürgüplü Hayri Efendi idi. Hayri Efendi alim bir kimse olmakla beraber siyasetle uğramaktan zevk alırdı. Ferid Paşa Konya Valisi iken Ürgüplüde kadı olan Hayri efendiyi azletmiş ve kendisine başvuran Hayri Efendi’ye “ Devlet Memuru siyaset yapmaz” demiş.
Ne hazindir ki İttihatçılar başa geçince Hayri Efendiyi Şeyhülislam yapmışlardı.
Sultan Abdülhamid sıhhatine ve ibadetlerine çok dikkat ederdi. Yemekleri, istirahati, uykusu, meşguliyeti hep muayyen saatler içinde cereyan ederdi. Sıhhatinde endişe edilecek bir şey yoktu. Az yer, içki içmez, kumar oynamaz, şahsi hesaplarını çok iyi bilir, mütalaayı sever, marangozlukla meşgul olur ve ibadetlerinde kusur göstermezdi.
Yıldızda Patlayan Bomba
Ferid Paşanın 6 senelik sadaretinde en heyecanlı hadiselerden birinin Yıldız’da patlayan bomba olduğunu oğlu Celaleddin Paşa’ya söylermiş. Sadrazam o gün Cuma selamlığında bulunmamış ancak korkunç patlama sesiyle Nişantaşı’ndaki konağından Yıldıza koşmuştu. Padişah oraya gelen sadrazama: “ Paşa hazretleri ben şahsen alınması gereken tedbirleri saray mensuplarına emrettim, caminim etrafı derhâl sıkı bir kordona alındı, ölenlerin isimleri, hüviyetleri tespit edilmeye başlandı, suçluların meydana çıkarılması için Necmeddin Mollanın riyasetinde bir hey’etin kurulmasını irade eyledim. Bundan sonrasını da sizin tedbirlerinize bırakıyorum”.demiş.
Esasen ürkek, korkak, kızıl sultan gibi lakaplar takılan Sultan Abdülhamid’in Yıldız Suikastında gösterdiği cesaret, dirayet onun metanetinin göstergesidir. Cuma Namazından sonra Şeyhülislam Cemaleddin Efendi İstanbul’a gelen Mekke Emirini Padişaha takdim ederken müthiş bir infilak duyulmuş, İnsanlar, hayvanlar parça parça göğe fırlamış, ortalığı bir duman sarmış, yaverler kaçmış, devlet erkanı camiye sığınmış, yerinde duran Padişah kaşları çatılmış şekilde ilk emri bizzat vermiştir.:
“Kordonla etraf çevrilsin, suçlular meydana çıkarılsın, Sadrazam Paşaya haber verilsin ben saraya dönüyorum”
Düşünün herkes çil yavrusu gibi dağılmışken ilk emri o verdiği gibi Saltanat Arabasına doğru yürüyen ve daha sonra ayakta bizzat dizginleri kullanan Padişah, hayret içindekilere ne duruyorsun selam emrini ver demiştir. Cuma Selamlığı için gelen Sultanın bu metanet ve cesaretini gören yabancılar Viv lö Sültan diye bağırmak suretiyle alkışlamışlardı.
Tahkikat hey’eti geceli gündüzlü çalıştı, bütün failleri meydana çıkardı. Hepsi en kısa zamanda yakalandılar. İşin garibi baş suikastçı Jores’i Padişah Avrupa’da kendisinin bütün düşmanlarının kimler olduğunu çıkarması şartıyla hayatını bağışladı.
Sisam Adası Mes’elesi
1905 senesinde Sisam adasında Rumlar hükümet aleyhine ayaklanmışlardı. Sisam Mutasarrıfı Rum idi. Osmanlı Devleti görülmemiş bir idari müsamaha ile birçok yerleri mahalli halkın isteklerine uygun tarzda idare ediyordu. Bu mutasarrıf da halkın bu ayaklanmasını destekliyordu. Ne garip bir hikmet ise bütün Rumlarda gaye, şimdiki tabirle ENOSİS idi. Yani Sisam halkı Yunanistan’a katılmayı istiyor ve yedisinden yetmişine kadar hepsi bu konuda seferber edilmiş bulunuyordu. Bir sabah, bütün resmi dairelere Yunan Bayraklarını çekmiş bayram yapmaya başlamışlardı. Üstelik buna mâni olmak isteyen jandarmalara da ateş açmışlar aralarında milis kuvvetler teşkil etmişlerdi. Ferid Paşa bu haberi alır almaz derhal saraya koşmuş ve Padişaha hadiseleri birere birer arz etmiş ve Çanakkale’de bulunan donanmamıza emir ve ferman buyurulmasını, asiler yola gelmez ise adanın bombalanması için Padişahtan talepte bulundu. Ancak Sultan Abdülhamid Rusya’nın duruma karışmasından endişe edince; tecrübeli bir devlet adamı olan Ferid Paşa:” Devletlum zat-ı şahanelerinize şeref ve namusumla söz veriyorum ki, bu işten zuhur edecek her türlü mes’uliyeti hayatım pahasına üzerime alıyorum, huzurunuzda buna kasem ediyorum, irade buyurunuz, Devletimizin kudret ve kuvvetini bu baldırı çıplaklara gösterelim” diyerek harekatın nasıl yapılacağını izah edip Padişah iradesini aldı. Amiral Halil Paşa kumandasında ve Hamidiye’nin meşhur süvari kaptanı Rauf Beyin de katıldığı seferde Donanma Sisam adası önlerine gelip demirlemiş. Fakat küstah Rumlar, büyük devletlere güvenerek donanmamıza ateş açmak cesaretini kendilerinde bulmuşlardı. Avlonyalı Ferid paşanın telgrafını alan Amiral, toplarını adaya çevirerek adayı birkaç saat içinde cehenneme döndürmüş bu korku ile adadaki Rumlar muma dönmüş, Yunan bayraklarını indirilerek her yere Türk Bayraklarını çekmişler. İşte ehliyet ve liyakat sahibi bir sadrazamın bütün mes’uliyeti üzerine alarak yaptığı… Bu yüzden idarede ehliyet ve liyakat ilk sırada aranan vasıftır.
Celaleddin Paşa babasının daha da ileri giderek bütün Rumeli Valilerine başta Selanik Valisi Rauf Paşa olmak üzere, muhtelif yerlerde Yunan Konsoloslarının Osmanlı Devleti aleyhine konuşmalarına asla göz yummamalarını bildirmişti. Tam bu tamimin geldiği sırada Serez’deki Yunan Konsolosu, Osmanlı Devleti aleyhine konuşurken suç üstü yakalanmış, konsolos apar topar hudut haricine çıkarılmıştı. Bütün bu yerinde ve şiddetli tedbirler, her tarafta derin bir sessizlik ve yılgınlık doğurmuştu. Sisam Adası Mes’elesi, gelecek nesiller için ne güzel bir örnek idi.
Akabe Hadisesi
1906 Senesinde Celaleddin Paşanın kayınpederi Hidiv Abbas Hilmi Paşa, Gazi Ahmed Muhtar Paşanın oğlu Mahmud Muhtar Paşa ile el ele vererek İngiltere hükümetini tedirgin etmeye karar vermişler, aslı olmayan bir mes’eleyi ortaya atmışlar. Güya Mısır ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir hudut mes’elesi varmış. Akabeden Elariş’e kadar uzanan ve Sina Yarımadasını ikiye bölen bir hattan bahsetmişler. Aslında böyle bir hat hiçbir zaman çizilmiş değildi. Şayet bu hatta itibar edilse idi Osmanlı İmparatorluğu Süveyş Kanalına kadar sokulma yetkisini alıyordu. Elbette İngiltere buna razı olmazdı. Zira İngiltere 1881 de Arabi Paşa isyanından sonra Mısır’ı resmen himayesi altına almıştı. Mısır’ın can damarı ise Süveyş Kanalı idi. Bu iddia üzerine Ferid Paşa, Bahriye ve Harbiye Nezaretinin bütün evrak ve kayıtlarını Babıali’ye getirterek bizzat meşgul olmuş ve birçok kimseleri de bu hususta müşavir olarak kullanmıştı. Uzun tetkiklerden sonra böyle bir hattın mevcut olmadığı ve kimsenin de böyle bir iddiada bulunmadığı ortaya çıkmıştı.
Ferid Paşa bu evrakı derinden derine incelerken Hidiv Abbas Hilmi Paşa ve Mahmud Muhtar Paşa, İngilizlerin aleyhinde Yıldız Sarayı ile muhaberede bulunuyor, Padişahı kendi fikirlerine kazanmağa çalışıyordu. Hatta Ferid Paşayı bu gayretlerinden dolayı kabahatli görüyorlardı. Bu durumdan rahatsız olan İngilizler, donanmalarını Midilli açıklarına kadar gönderdi. Bu hadise hem İstanbul’u hem de Padişahı büyük telaşa düşürdü. Büyük devletlerde daima görülmüş bir alışkanlık vardı. Bir ihtilaf vukuunda donanmalarını oraya sevk ederek baskı yaparlar, icap ederse bombardıman ederler ve arzularını tahakkuk ettirmeye çalışırlardı. Cezayir’de Fransızlar, Trablusgarp’ta İtalyanlar bu usulden faydalanmışlardı. Ferid Paşa bu hadiseden son derecede müteessir olmuş, yalnız bir günde üç defa üst üste istifa etmiş, fakat bütün istifalarını Sultan Abdülhamid geri çevirmiş ve kabul etmemişti. İşin hallini Ferid Paşa’dan istemişti. Ferid paşa bu mes’eleyi İngiliz Sefiri Nicolas Oknor ile görüşerek iki ülkenin bu konuyu hiç olmamış gibi addedilmesini teklif etmişler, neticede İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında nahoş bir hadisenin meydana çıkmasına mani olmuşlardı.
İttihatçıların Balkanlardaki Komitacılık Faaliyetleri
İttihatçılar Selanik ve Makedonya’da komitacılık faaliyetlerini artırmışlardı. Zira ortam müsait idi Selanik’teki mason teşkilatı ve sebataistler Sultan Abdülhamid’i yıkmak için kurulmuş bu komitecilere tam destek veriyorlardı. Bu yüzden 1906’dan beri gelişen İttihatçı hareketleri çalışma kesafetini, Selanik ve Manastır’da toplamışlardı. Önlerinde engel olan bir adam vardı. Manastır’da bulunan 3. Ordu Kumandanlarından Ferik Şemsi Paşa, onlara göz açtırmıyordu. 6 Temmuz 1908 sabahı alaydan yetişme bir asker olan Yüzbaşı Niyazi Bey, bölüğü ile Resne’yi basmış ve postaneden Yıldız Sarayına telgraf çekmişti. Şayet 48 saat zarfında hürriyet ve meşruti idare ilan edilmezse Abdülhamid kendisini tehlikede bilmeli idi. Bir süre sonra Resne asilerine Yüzbaşı Enver Bey de katılmıştı. Saray, Şemsi Paşa’ya asileri tenkil etmesini emretmişti. 8 Temmuz Sabahı Şemsi Paşa bir süvari alayı ile Manastır’dan hareket etmek üzere Postaneden telgraf çektikten sonra halkın içinden sivil giyinmiş bir teğmen, bir zamanlar üstüne ellerini koyarak yemin ettiği tabanca ile Paşayı beş kurşunla yere yıkarak şehit etmişti. Sultan Abdülhamid bu hadisenin gecesinde Ferid Paşayı saraya çağırmış ve bütün bildiklerini anlatmasını istemiştir. Ferid Paşa çok açık konuşarak:
“-Haşmetli Padişahım maiyetinizde askerin sevmediği kimseler vardır. Onları feda ediniz. Birçok büyük kimseler hep etraftakilerinin yüzünden felakete uğramışlardır. Bu memleketin tarihinde daima asker son sözü söylemiştir. Lütfen buna kıymet veriniz!” deyince Padişah sert bir sesle:
“- Paşa doğru söylüyorsun amma hiç isim tasrih etmiyorsun. Askerin istemediği kimseler kimlerdir.”
“- Sultanım rüşvet, irtikâp, iltimas o kadar çoğalmıştır ki size hangi isimleri vereyim, asker deyince bunlar bir paşa, birkaç miralay ile ifade edilemez, ordunun hepsi mühimdir. Küçükleri dikkate alınız onların isimleri yok fakat cisimleri vardır. Onlar sessiz ihtilaldirler. “
Ertesi gün Ferid Paşa istifasını sunuyor. Sultan Abdülhamid de ısrar etmeden gayet nazikane sadaret mührünü alıyor.
Sadrazam Ferid Paşanın 31 Mart hadisesi ile alakalı olarak bu vakada Sultan Abdülhamid’in parmağı olmadığını ifade etmiştir. Meclis toplanmış, avcı taburları İstanbul’a gelmişti. Oysa Hassa Ordusundaki askerler arasında bu vaziyetten dolayı büyük bir hoşnutsuzluk hüküm sürüyordu. Hassa askeri eskisi gibi kendisini vaziyete hâkim saymıyor, Rumeli’den gelen askerlerin gün geçtikçe şımararak kendilerinin yerlerini alacağını tahmin ediyordu. Ancak Meşrutiyetin ilanı ile ancak 48 saat sadarette kalan Küçük Said Paşa , komitacılardan korkmuş olacak ki istifasını Padişaha takdim etmiş Sultan Abdülhamid de sadaret mührünü Kıbrıslı Kamil Paşaya vermişti. Bu tecrübeli sadrazam, Padişahı meclisi mebusan ve Ayan Meclisini toplamaya ve 1876 senesinde Mithad Paşanın hazırladığı Kanuni Esasi mucibince bunları bir an önce harekete geçirmeye teşvik etmiş, Padişah da öyle yapmıştır.
31 Mart hadisesinin Rumeli’de duyulması ile toplanan askerlerin hareket ordusu adıyla İstanbul kapılarına dayanması için 5-6 gün kafi gelmiş, hareket ordusunun gelmekte olduğu haberi üzerine Padişahın Hassa askeri de karşı koymak için hazırlanmıştı.
Bugün artık bir hakikattir ki şayet Abdülhamid isteseydi muhafız kıtaları askerlerini Hareket Ordusu üzerine sevk eder, bunların üstünlüğü ve adetlerinin çokluğu, hareket ordusunu olduğu yerde siler süpürürdü. Fakat saray erkanının, bazı kumandanların, devlet adamlarının Padişahı teşviklerine ve Abdülhamid’i ikna çalışmalarına rağmen Padişah :
“- Hayır ben İslam’ın halifesi olarak Müslümanı Müslümana, Osmanlıyı Osmanlıya harp için sevk edemem. Bu yolda kan dökemem. Bırakınız hareket ordusu şehre girsin ve ne tedbir alacaksa alası görelim” diye talimat vermiştir.
İşte o zaman Rumeli’den gelen ve derme çatma olduğu muhakkak bulunan bu ordunun, şehrin sokaklarına girdiği, ufak tefek çatışmalardan sonra Taşkışla ve Yıldız Sarayındaki mukavemetler haricinde ilerlediği görüldü. Abdülhamid tekrar Taşkışla’ya haber gönderdi. “Teslim olsunlar, iradem budur.”
Biraz sonra Taşkışla’nın sancak direğinde beyaz bayrak görüldü. Onu göre Yıldız Sarayı da mukavemetten vazgeçti. Yeşilköy’de toplanan Meclis Mebusan ve Ayan Meclisine Küçük Said Paşa riyaset ediyordu. Yıllarca Padişahın ihsanına nail olmuş bu adamın Abdülhamid’in hallini konuşan meclislere başkanlık etmesi şayanı hayretti.
Padişah bunu duyar duymaz şu meşhur beyiti söylemişti:
“Ehibba şive-i yağmada mebhut eyler a’dayı
Hüda göstermesin asar-ı izmihlal bir yerde”
Bir memlekette Allah göstermesin izmihlal yani çöküş emareleri görülmeye görsün, dost zannettiğiniz bir çok kişinin yağma işinde düşmana parmak ısırdığını görürsünüz diyor.
Abdülhamidi’in hal’ine karar verildi. Fakat fetva emininden bunun tasdiki lazımdı. Fetva emini son derece doğru, namuslu ve dindar bir adamdır. Bir türlü Padişahın tahtan indirilmesini kabul etmiyordu. İttihatçılar ikide bir de hocanın yanına girip çıkıyor onu sıkıştırıyorlardı. O da : “ Etmeyin çocuklar, yapmayın evlatlar, bir Padişahı tahtan indirmek memlekete uğursuzluk getirir, bunu yapmayın. “ diye yalvardı durdu. Fakat ittihatçıların gözleri kararmıştı. Uzun zamandan beri buna kararlı idiler. Hükümeti de elde etmişlerdi. Nihayet fetva alındı. Bir hey’et seçtiler.
Meclis-i Mebûsan’ın II. Abdülhamid’in hal kararını bildirmek için vazifeli olanlar: 27 Nisan 1909 Salı günü öğleden sonra sarayı ziyaret eden Arif Hikmet Paşa, Emanuel Karasu Efendi, Esad Paşa Toptani ve Aram Efendi’den oluşan dört kişilik heyet ile emniyet ve güvenliği sağlayan Albay Galip Bey (Pasiner) idi.
Koca Sultanın hal kararını bildirmek için gelenlere bakılırsa ne duruma düşüldüğü anlaşılır.
Sultan 2. Abdülhamid’in tahtan indirildikten sonra Şehzade Reşad Efendi “Sultan 5. Mehmed Reşad Han” unvanı ile tahta çıkmasına karar verilmiştir. Sultan Abdülhamid ise Selanik’te Alatini Köşkü’nde mecburi ikamete gönderilmiştir. Niçin Selanik, dönmelerin bir intikamı mı bunun da araştırılması gerekir. Kim karar verdi.?
28 Nisan 1909- Sultan Abdülhamid’in Selanik’teki Alatini Köşküne götürüldü. Burada 3,5 yıl hapis hayatı yaşadı.
1 Kasım 1912- Sultan Abdülhamid İstanbul’a getirilerek Beylerbeyi Sarayına yerleştirdi. Takriben 5 yıl burada yaşadı.
10 Şubat 1918- Sultan Abdülhamid 75 yaşında vefat etti. Allah rahmet eylesin ruhu şad olsun.>>>HABER MERKEZİ
